Seçme Yazılar

Ülkenin genç nüfusuna ilişkin önemli uyarı.

Bilim insanı ne demek? Hüsnü Arslan

Arayan, araştıran, ulaştığı sonuçları analiz edip, bir sonuca ulaşabilen kişi… aynı zamanda bulgularını toplumla yönetenlerle paylaşan ve nihayet;
-Toplum yararına çözümler öneren…
Bizde bu türden bilim insanı olmak zor iştir. Bir defa emek ister, o emeği değerlendirecek bilimsel yeterliliğe ulaşacak kariyer ister. Bütün bunların ötesinde;
-Mangal gibi yürek ister!..
Bazı hallerde Silivri’ye yönlendirilmek de var işin ucunda!..
***

Dün bizim gazeteleri açtığımda böyle bir bilim insanı ile karşılaşmanın iç huzurunu yaşadım. Kendisi;
-Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Selahattin Turan…
Gazetelerimiz, kendi anlayışlarına göre değerlendirmişler. Bir özeleştiri;
-Bizim gazete hariç!..
Son yılların modasıyla eh “çarpıcı” başlığı da Sonhaber’de Hakkı Kutlu kullanmış;
-Aman Hocam!..
Gerçekte “amanı-zamanı yok” söylediklerinin. tümüyle gerçekçi tespitler, yerinde uyarılar Selahattin Turan Hoca’nın. Özeteti;
-Övündüğümüz ve umut bağladığımız genç nüfusumuz sorunumuz olabilir!..
***
Öncelikle “onları hayata hazırlayamıyoruz.” diyor. Her anlamda yani,hem iş hayatına (üretim) hem de sosyal hayata!.. Bu eleştiri eğitim sistemimize, işgücü planlamasına. Örnek mi isteniyor, veriyor;
“-Devlet bir an önce meslek liselerinden elini-ayağını çekmelidir. Bunlar Ticaret ve Sanayi Odalarına devredilmelidir. Mezunları iş bulamıyorsa (ki öyledir) kapatılmalıdır.”
Doğru değil mi Hoca’nın söylediği? Bu konuda ciddi bir proje geliştiren ESO Başkanı ve yönetimine;
-Prosedür gereği karşı çıkanların kulakları çınlasın!..
***
Eğitim sisteminin sakatlığına yönelik örnekler, gün geçmeden medyanın haberlerinde yerini alıyor. Üniversite mezunları, bir yere kapağı atabilmek için belediyelerin “itfaiye eri” kadrolarına bile razı;
-Aralarında şehir plancıları bile var!..
Sonuç, Prof. Dr. Turan Hoca’nın söylediklerini haklı çıkarıyor;
-Genç nüfusumuz sorunumuz olabilir!..

Tarih: 21.01.2010

Anadolu Gazetesi
http://www.anadolugazetesi.net/


Eğitim sistemimiz ve iktidar-muhalefet çaresizliği

Yıl 1936.

Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanı olduğu süreç.

Köylüye pratik bilgi verme amacına dönük olarak “KÖY EĞİTMENİ PROJESİ”nin uygulamasına geçilir.

17 Nisan 1940.

Köy Enstitüleri Kanunu kabul edilir.

Yıl 1943.

İkinci Milli Eğitim Şurası’nda Köy Enstitüleri aleyhinde yaygın bir kulis faaliyeti yapılır. Köy Enstitüleri şura kayıtlarında “iptidailiğe dönüş” olarak tanımlanır.

Yıl 1946.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü (enstitülerin kurucusu) İsmail Hakkı Tonguç görevlerinden alınırlar. Bakanlık görevi, Reşat Şemsettin Sirer’e verilir.

Yıl 1947.

5117 ve 5129 sayılı kanunlar ile öğretmene toprak verilmesi güçleştirilir.

1947 ve 1948 yıllarında çıkarılan 5012 ve 5210 sayılı kanunlar ile köylü, okul yapma yükümlülüğünden çıkarılırlar.

1947-48 ders yılı.

1942-43 öğretim yılında açılan Yüksek Köy Enstitüleri kapatılırlar.

29.04.1947’de çıkarılan yönetmelikle, öğrencilerin okul yönetimine etkin olarak katılmaları engellenir.

09.05.1947 tarihli genelge ile, KIZ ve ERKEKLERİN AYRI SINIFLARDA OKUMALARI talimatı verilir.

20.05.1947 tarihli genelge ile, dünya klasiklerinden yapılmış çeviriler toplattırılır ve yakılır.

Yıl 1948.

Öğretim programı değiştirilir, iş eğitimi ilkeleri kaldırılarak, enstitüler klasik okullara dönüştürülür. Bunlar “Tek Parti-CHP” döneminin marifetleri. Ardından, DP dönemi gündemdedir.

Yıl 1954.

Gerçek işlevlerinden uzaklaştırılmış olan Köy Enstitüleri DP tarafından “öğretmen okulları”na dönüştürülür, yani kapatılır. Türkçesi, köküne kibrit suyu ekilir.

Köy Enstitüsüne serüvenine sebep-sonuç prizmasından bakmak gerekirse, ortaya şöyle bir tablo çıkar:

1946’da Truman Doktrini ile ülkemize askeri ve ekonomik yardımın “BATI BLOKU’NUN KURALLARINA UYULMASI” koşulu ile gelmesi ve ardından Hasan Ali Yücel-İsmail Hakkı Tonguç ikilisinin görevden alınmalarının aynı sürece rastlaması, bir tesadüf olabilir mi?

Bu hususa kayıt düştükten sonra, gelelim “eğitim sistemimizin” bugününe…

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Selahattin Turan, “Türkiye’nin iyi bir eğitim stratejisi hazırlayamaması durumunda övünülen genç nüfusun ülkenin sonunu hazırlayabileceğini” söylüyor.

Ardından ekliyor:

“Okular sadece testlerin çözüldüğü, herkesin hasbelkader işini yaptığı mekanlara dönüştü.

…Örneğin son yıllarda Çince, Arapça, Rusça ve Hintçe gibi diller önemli hale geldi. Çocuklara hemen bunları öğretmeliyiz.

…Her şeyi sınavlara endekslediğimiz için yaratıcı bir şeyler üretemiyoruz.

…Google, cep telefonu, MP3 çalar ve otomobillere kadar dünyaya yön veren, milyarlarca katma değer üreten pek çok alet ve icadı gençler buldu. Türkiye nüfusunun %65’i 35 yaşın altında. Türkiye dünyada en yüksek yaratıcılık potansiyeline sahip. Ancak Türkiye, potansiyeli 100 yıl geriden gelen bu eğitim sistemiyle sorunu halledemiyor. Baştan savma meslek liseleriyle bu sorunu çözemeyiz.

…Bugün çocuklar hep testlerle uğraşıyor, bu yanlış. Türkiye eğitim sistemini revize ederse, dünyanın en güçlü 4-5 ülkesinden biri olacak. İyi bir strateji hazırlayamazsak, hep övündüğümüz genç nüfus sonumuzu hazırlayabilir.”

Bir akademisyenin feryadı!…

Kendini “hitabetin şehvetine kaptırmış” iktidar-muhalefet sözcülerinin acaba eğitim sistemimizi rehabilite edebilecek herhangi bir projesini hatırlıyor musunuz?

“Test ile tost arasında yaşamaya mahkum edilmiş” gençliğimize yazık!…

Faruk DİNÇER (Özgür Kocaeli/Manşet Haber, 21-Ocak-2010)